Selçuklular'da Devlet Teşkilatı, Kültür Ve İmar Faaliyetleri - Esinav.Net - Sınav Sonuçları - Yöges - Öss - Kpss - Sbs

23 Eylül 2008 Salı

Selçuklular'da Devlet Teşkilatı, Kültür Ve İmar Faaliyetleri

Tarih boyunca pek çok devlet kurmuş bulunan Türkler'de egemenlik anlayışının, eski devletlerinkinden (Çin, İran, İslâm) ayrı ve dikkate değer bir özellik gösterdiği muhakkakdır. Eski Türk anlayışına göre, devlet ve ülke, onu idare eden hükümdar soyunun ortak malıdır. Büyük Selçuklular'da da daha ilk hükümdarlar zamanında devlet teşkilâtı çok düzenli ve mükemmel bir şekle konulmuştu. Bunda Türk boy-beylerinde kuvvetle yaşayan eski egemenlik anlayışı ile devlet teşkilâtı geleneklerinin büyük rolü olduğunda şüphe yoktur.

Selçuklular'da da devletin yegâne temsilcisi "sultan"dır. O egemenlik ve idare yetkisinin, ülkenin ve üzerindeki insan topluluğunun tek sahibidir. Ancak hükümdarda bulunan bu egemenlik ve idârî hususlar, tabiatıyla bizzat kullanılamayacağı için, belirli müesseselere vekâleten veriliyordu. Nitekim "Büyük Divân" tarafından devlet ve hükümet işlerinin yürütülmesi için alınan kararlar Selçuklu Sultanı adına alınırdı. Töre ve yasaya aykırı olmamak şartıyla hükümdar her hususta mutlak hâkimdi. Ancak hükümdar hiçbir zaman mukaddes ve sorumsuz değildi. Hükümdarlık kalıtsal olup, veliahdlık müessesesi vardı.

Türkiye, Kirmân ve Suriye Selçukluları ile Atabeglikler devlet teşkilâtı da mâhiyet itibarıyla Büyük Selçuklular'ın aynı idi. Kirmân ve Suriye Selçukluları'nda devlet idaresinin en üst kademesinde "melik" bulunuyor ve bütün güçler kendi idaresi altında toplanıyordu. Atabegliklerde ise en üst kademede "atabeg" bulunuyordu. Hükümdarın başlıca egemenlik işaretleri ise; ünvân ve lakabları, hutbe, sikke, taht, tâc, çetr, tırâz, bayrak, nevbet(günde beş defa), tevkî' ve Tuğra, gaşiye ve saltanat çadırı gibi unsurlardan oluşmaktadır.

Selçuklu Devleti, en üst kademesinde bütün devletin başı olan hükümdar'ın bulunduğu,
a) Saray teşkilâtı
b) Hükümet teşkilâtı
c) Ordu teşkilâtı
d) İlmiye teşkilâtı unsurlarından meydana gelmiştir.

Saray teşkilâtı mensubları doğrudan doğruya Sultan'ın şahsına bağlı olarak görev
Daha önce mevcut müesseselerin devamlılığı bakımından Selçuklu saraylarında da bazı âdet, gelenek ve merâsimlerin bulunduğunu görüyoruz. Nitekim; cülûs, veliahd tayini, sarayda rehin bulundurma, elçi görüşmeleri, fetih-nâme ve tebrik-nâme gönderme, karşılama ve uğurlama merâsimleri ve mâtem merâsimleri de Selçuklu sarayında varlığını sürdüyordu.

a. Toprak: Selçuklular'da mülkiyeti devlete âit olan mîrî toprakları dört bölümde değerlendirmek gerekiyor:

1) Has arâzi: Selçuklular'da vergileri hükümdara tahsis edilen arâzidir. Selçuklu sultanları; hâs arâziyle birlikte, husûsi mülkiyet halinde olmıyan arâzilere de istediği gibi sahib çıkabilirdi. Söz gelişi bundan iktâda bulunurdu. Ancak hâs arâziyi özellikle kendisi için muhafaza eder ve akrabasına ihsanda bulunurdu.

2) İktâ' sistemi: Bu sistem, belirli yerlere âit devlet gelirlerinin, hizmet ve maaşlarına karşılık olarak kumandan, asker ve sivil ileri gelenlere terk ve tahsis edilmesi idi. Emîrler ve devlet adamlarına aît iktâlar görevde bulundukları sürede geçerli olup bunlardan her hangi birisi görevden azledilirse iktâı da elinden alınırdı. Hükümdar değiştiği zaman, bütün iktâların berâtları da değişirdi. İktâ sâhibleri muayyen olarak kendisine tahsis edilen gelirden fazlasını alamazdı.

3) Mülk(husûsî) arâzi: Bu tip arâzi sâhibi, mülkü üzerinde tam bir tasarruf hakkına sâhibdi. Bu toprak elinden alınamazdı, araziyi isterse çocuklarına mirâs bırakır, isterse satar, hibe eder veya vakf ederdi.

4) Vakıf arâzi: Mirî veya mülk arazî gelirlerinin ilmî veya sosyal müesseselerin masraflarına karşılık olarak tahsis edilen arâzidir. Bu vakıf arâzinin gelirleri vakfın şartlarına göre, câmilerin, medreselerin, hastahanelerin ve bu gibi halka yararlı gâyeler için kurulmuş olan binaların devamlılığını sağlamak ve buralarda çalışanların ihtiyaçlarını karşılamak üzere kullanılırdı.

Selçuklu Devletleri'nde siyasî ve askerî yönden hâkimiyeti ellerinde tutan Türkler sosyal hayatta da üstün durumda idiler. Saray teşkilâtı kadroları ile askerî sınıf mensupları Türkler'den oluşmaktaydı. Hükümet teşkilâtında İranlılar hâkim olup, devlet memuriyetleri umumiyetle irsî idi.

Şehirlerde büyük nufûz sâhibi aileler vardı. Aydın zümreyi din adamları ve tarikat şeyhleri temsil etmekte olup, bunlar halk üzerinde nufûz sahibi idiler. Bu zümreye âlimler ve tabibleri de dahil edebiliriz. Tüccârlar, sanatkârlar ve küçük zanaat erbabı şehir ve kasabalarda yaşamaktadırlar. Çeşitli esnaf ve zanaat erbabı ayrı ayrı loncalar meydana getirmişlerdi.

Büyük şehirlerdeki ayak takımı da "ayyâr" veya "evbaş" denilen grupları oluşturmaktaydılar. Köylerde ise dihkanlar, toprak sâhibleri ve köylüler yaşamakta ve ziraatla meşgul olmaktaydılar. Nihayet dilenciler ve divâneler cemiyetin öteki tabakalarını teşkil etmekteydiler.

Türkiye Selçukluları'nda "Halk", şehir ve köylerde yaşayanlar olmak üzere iki grubda mütalaa edilmektedir. Şehirlerde Anadolu nüfusunu meydana getiren çeşitli topluluklar oturuyordu. Nitekim şehir topluluğu;

1- Hükümet mensupları (memurlar),
2- A'yan,
3- İlim erbâbı,

4- Fütüvvet=âhilik teşkilâtı gibi dört kademeden oluşmaktaydı. Bunlardan fütüvvet teşkilâtı, esnafın kendi aralarında birleşerek kurdukları dinî-iktisâdî bir tarikat olup, çeşitli zanaat şubeleri, söz gelişi; kuyumcular, fırıncılar, ayakkabıcılar, dericiler ve diğerleri birer esnaf loncalarına sahibdiler. Şehir halkı olarak belirttiğimiz sosyal gruplar içinde ise, âyan denilen ileri gelenler ile, hükümet nezdinde halkı temsil eden "igdişler" ve muhtemelen tüccârlar da yeralmakta idi.

Etnik bakımdan Türkmen menşe'li olan Türk köylüsü "göçebe" olup hayvancılık ile uğraşmakta, yerleşik olanlar ise ziraatçi idiler. Köy topluluğu aşiret teşkilâtını muhafaza ediyorsa, başlarında idareci olarak "bey" bulunmakta idi. Yerleşik ziraatçi köylülerin başında ise bir köy kethüdâsı (dihkan) vardı. Türkler'in Anadolu'ya yerleştikleri ilk devirlerde hıristiyan çiftciler himâye edilmiş, hattâ işgâl edilen öteki bölgelerden yerli çiftciler hükümdarlar tarafından kendi bölgelerine naklettirilmişlerdi.

Anadolu Selçukluları Anadolu'da yaşayan gayr-i müslim topluluklara, müslümân halka kesin bir zarar vermedikleri sürece, bütün geleneklerine karşı hoşgörü ile davranmışlardı. Rum olmayan hristiyanlar artık Bizans kilisesinin sıkıcı başkısından kurtulmaları sebebiyle, genellikle, Türkler'in hâkimiyeti altında yaşamaktan memnundular. Nitekim bu topluluklara mensup Süryanî Mikhail gibi din adamı ve tarihçiler Selçuklu sultanlarının hoşgörülerinden övgü ile söz etmişlerdi.

0 yorum: