Esinav.Net - Sınav Sonuçları - Yöges - Öss - Kpss - Sbs: 09/23/08

23 Eylül 2008 Salı

Seçim Mürekkebi Nasıl Çıkarılır ?

Limon suyu, yarım çay kaşığı tuz ve 4-5 damla sirkeyle karıştırılıp 30 dakika bekletilecek. Ardından bir süre zeytinyağında bekletilmiş parmak, karışıma sokulduktan sonra yıkanacak.

Diğer öneri
Seçimden önce Sol işaret parmağınızın ucuna (mürekkep damlatılacak bölümlere) arko vb gibi yağ sürebilirsiniz. Damlatılan mürekkeb parmağınızdan kolayca çıkacaktır.

Türk Bayrağı'nın Tarihi

Bir söylence göre, 1. Kosova Savaşı sonrasında savaşta ölen Türk askerlerin kanının bir çukurda toplanması sonucunda, Ay ve Yıldız'ın yan yana gelmesi ile oluştuğu söylenmektedir. Yapılan tüm varsayımlar arasında, 1. Kosova Savaşı'nın sebep olması en büyük ihtimallerden biridir, lâkin bu savaşın akşamında gökyüzünde Jüpiter ve Ay yan yana nadir anlarından birini yaşamıştır. Bu savaş sonunda ele geçirilen bir Sırp askeri, dönemin padişahı Murat Hüdavendigar'a Sırp savaş planlarını vereceği taahhütü ile yaklaşmış; hançeri ile Osmanlı İmparatorluğu galibiyeti ile sonuçlanan savaş sonrasında şehit edilmiştir. Yerine büyük oğlu Yıldırım Beyazıt geçmiştir.

1. Kosova Savaşı sırasındaki, Kosova'da gökyüzündeki görüntüye ulaşmak için örnek resimlerde Stellarium isimli ücretsiz planetarium programı kullanılmıştır. Planetarium programımızı 1. Kosova Savaşı tarihine (28 Temmuz 1389), ve Kosova koordinatlarına (Lat: 43.41 , Long: 25.65) alırsak ; gökyüzündeki Ay ve Yıldız'ın aslında Ay ve Jüpiter olduğu ortaya çıkar.

14. yüzyılda, Astronomi konusunda dünyaca ilerleyememiş olmamız; halen dünyanın yuvarlak olamaması gibi vahim sorunlar yüzünden, kan çukurunda gözüken yıldıza benzeyen parıltı da doğal olarak yıldıza benzetilmiştir. Jüpiter her ne kadar eski zamanlardan beri bilinmesine rağmen, ilk olarak 1610 yılında Galilei tarafından Jüpiter'e ait 4 Ay keşfedilmiştir. Jüpiter'in gözükebilen 4 ay'ının da etrafında kısmen parlaması (basit bir teleskopla gözükebilir, ancak çıplak gözle en iyi ihtimal Jüpiter'e yakın bir parıltı gözükür); büyük bir ihtimal Jüpiter'i köşeli bir yıldıza benzetilmesini sağlamıştır. Lâkin, Güneş'in herhangi bir gezegen üzerindeki yansımasının Dünya'daki insanlar tarafından parlak bir yıldıza benzetilerek de izlenebilir. Uranüs gezegeni de, bu süre içerisinde Jüpiter'e olan yakınlığı (her ne kadar çıplak gözle gözükmesi çok zor olsa da, küçük bir parıltı olarak gözükebilir); Jüpiter etrafında farkedilebilir 5 köşe gözükmesine sebebiyet verir.

Eğer ki bu yansımayı, olası bir kan çukuru üzerinde düşünürsek de; bize Türk Bayrağı'nın şu anki hali gözükür. Bunun için gece yarısı saatlerindeki gökyüzü görüntüsünü, dikey ve yatay olarak tersine çevirirsek (Ayı arkanıza alarak kan çukuru üzerindeki yansımayı izlemek isterseniz) karşımıza aşağıdaki resimdeki gibi bir görüntü çıkar, ve Türk Bayrağı ile arasında müthiş bir benzerlik vardır.


1. Kosova Savaşı ırasında Kosova'dan gökyüzü görünümü - Akşam saatleri



1. Kosova Savaşı sırasında Kosova'dan gökyüzü görünümü - Gece saatleri



1. Kosova Savaşı sırasında Kosova'dan gökyüzü görünümü - Geceyarısı saatleri




1. Kosova Savaşı sırasında Kosova'dan gökyüzü görünümünün, olası bir kan çukuru üzerindeki yansıması ve Türk Bayrağı ile karşılaştırılması

Oksijen Nedir ?

Yoğunluğu 1,105 olan renksiz, kokusuz gaz.

Oksijen, sıvılaştırılması güç bir azdır (-183 derecede kaynar). Do­ğada en yaygın olan element odur: havada olduğu gibi suda da var­dır; soluduğumuz havanın beşte bi­ri oksijendir. Hayvanların ve bitkilerin hayatında çok önemli yer tut­tuğu gibi (solunum); insan uğraşla­rında da payı büyüktür (besinlerin pişirilmesi, soğukla savaş, madenlerin hazırlanması v.b.).

Oksijen olmadan hiç bir canlı var olamaz. Nefes alırken havayla birlik­te oksijeni de içimize çekeriz; oksi­jen kana karışır ve kandaki alyu­varlar sayesinde vücutta dolaşır. Ok­sijen kimyasal bileşimlerde de yer alır: besinlerdeki karbonla birleşe­rek solunumla dışa attığımız karbon dioksiti meydana getirir. Vücudumu­za enerji verir ve vücut sıcaklığının değişmemesini sağlar. Bu son derece önemli görevleri nedeniyle, havasız­lık veya oksijensiz hava (daracık, di manii yerler), solunumun durmasına kadar varabilen ağır bozukluklara yol açabilir.

ISI VE IŞIK

Yanma olayını (oksijenin katılma­sıyla meydana gelen ve ısı çıkaran kimyasal tepkilerin tümü) ilk defa Lavoisier inceledi. Yanabilir denen maddelerin bir kısmı karbondur (C); bu maddeler yanarken, bileşimlerin-deki karbon, havanın oksijeniyle bir­leşerek dumanda bulunan karbon dioksit (CO2) ve karbon monoksit (CO) gazlarını verir.

Ateş denen gözle görülür yanma, çok miktarda oksijen harcayan, buna karşılık ısı ve ışık yayan şiddetli bir kimyasal tepkimedir. Sözgelimi bir otomobil motorunda, ağırlık olarak l kısım yakıtın yanması için 14 kısım hava gerekir ve bu çok büyük bir ha­cim tutar (çünkü bir metre küp hava ancak 1,3 kilo gelir).

DOĞAL OKSİJEN VE SANAYİ OKSİJENİ

Oksitlerin oluşumu, oksijenin çe­şitli maddelerle karıştığı az veya çok şiddetli, az veya çok yavaş kimyasal tepkilerin bir sonucudur. En kolay oksitlenen maddeler arasında ma­denler yer alır. Örneğin, oksijen demiri paslandırır.

Çok miktarda tüketildiği halde at­mosferdeki oksijen miktarı pek de­ğişmez. Gerçekten, hayvanlar âlemi­nin tükettiği oksijeni bitkiler yerine koyar: çünkü bitkiler havadan kar­bon dioksit alır, bunun karbonunu alıkoyduktan sonra oksijenini geri verir.

Sanayide sıvı havanın damıtılması yoluyla elde edilen saf oksijen ma­denî tüpler içinde basınçlı olarak satılır. Saf oksijen şiddetli bir yanma sağlar: basınçlı oksijenle beslenen gazlı, asetilenli, hidrojenli veya bu-tanlı hamlaçlar madenleri birbirine kaynatabilir veya kesebilir.

Saf oksijen canlılar için de yararlı­dır; bazı hastaları bir oksijen çadırına yerleştirmekle kurtarmak müm­kündür. Saf oksijen uçaklarda, denizaltılarda v.b. yapay atmosfer (ba­sınçlı hava) yaratmağa da yarar. Ama bunun için oksijen dozunu çok iyi ayarlamak gerekir: çok fazla oksijen, dağcıların çok yükseklerde hissetti­ğine benzeyen sarhoşluğa yol açar.

Son yıllardaki araştırmalardan an­laşıldığına göre, oksijen, yüksek ba­sınç altında zehirlenmelere yol aç­maktadır. Nitekim 10 atmosferlik ba­sınç altında mantarların büyümesi durmakta, ıslak fasulye taneleri üç günde ölmekte, bakterilerin gelişme­si önlenmekte, böceklerle yumurta­ları ise bir gün bile dayanamadan canlılığını kaybetmektedir.

Okyanus Ne Kadar Derindir ?

Okyanusun en derin noktası Pasifik Okyanusu’nda, Guam adasinin güney batisindaki Mariana Çukurudur. Derinligi tam tamina 11033 metredir. Bir kilogram agirligindaki bir cismin okyanusun en derin noktası olan Mariana Çukuru’na ulasmasi tam bir saat alir.

Bilgisayarda Dosya Gizleme Ve Gizli Dosyaları Görme

Windows kullanıyor ve bilgisayarınızdaki dosyaları gizlemek istiyorsanız aşağıdaki adımları izleyiniz.

Gizlemek istediğiniz dosya yada klasöre sağ tıklayıp özellikler seçeneğini seçin. Ardından gizli seçeneğini seçip tamam deyin.
Üst Menüden Araçları daha sonrada klasör seçeneklerini seçin.
Genelin yanındaki Görünüm sekmesine tıklayın.
Gizli dosya ve klasörleri gösterme seçeneğini seçin.
Gizli Dosyaları görmek istiyorsanız Gizli dosya ve klasörleri göster seçeneğini seçip tamam deyin.

Çinlilerin Gözleri Neden Çekiktir ? Çinlilerin Gözleri Niçin Çekktir ?

Yanlız Çinlilerin degil, Orta ve Güneydoğu Asya'da yasayanların, japonların hatta Eskimoların da gözleri çekiktir. Aslında göz yapısı bütün dünyada aynıdır. Farkı yaratan göz kapaklarıdır. Çekik gözlü diye nitelendirilen ırklarda gözün üzerindeki göz kapağının ikinci kıvrımı, gözün üstüne daha çok inmiştir. Bazı teorilere göre bu kıvrım insanların gözlerini yoğun kar tabakasının, göz kamaştıran ışığından korumak için bir çeşit kar gözlüğü gibi gelişmiştir. Çinde ve öteki bölgelerde her ne kadar yogun kar yağmıyorsa da onların atalarının buzul çagında kuzeyde yasadıkları daha sonra güneye indikleri kanıtlanmıştır. Yalnız gözleri degil, burunları da rüzgara karşı korunmak için küçülmüş, burun delikleri soğuğu engellemek için daralmıştır. Ciltleri de koruma amaçlı olarak yağlıdır. Göz kapakları da yağlıdır. Gözü ve iç tabakalarını kara ve buza karşı korur. Yani çekik gözlü değil, düşük göz kapaklı, demek daha dogrudur.

Big Bang (Büyük Patlama)

Bilim adamları böylesine kompleks bir yapıya sahip olan evrenin oluşumu hakkında tarih boyunca değişik fikirler ve teoriler ortaya atmışlardır. Fakat diğer konulardaki anlaşmazlıklara rağmen günümüzde evrenin başlangıcı konusu, bilim adamları arasındaki tam bir fikir birliği ile "Big Bang" adı verilen teoriye dayandırılmaktadır. Bu teori evrenin 10-20 milyar yıl önce "yoktan var edildiğini" ileri sürmektedir. Yani zamanımızdan 10-20 milyar yıl önce madde ve zaman yokken "Big Bang" adı verilen büyük bir patlama ile aniden madde ve zaman yaratılmıştır. "Big Bang" teorisi ilk olarak 1922 yılında Alexander Friedmann tarafından ortaya atıldı. O güne kadar evrenin durağan olduğunu savunan bilim dünyasının bu yeni teoriyi kabullenmesi hiçte kolay değildi. Çünkü bu teori evrenin, zaman ve maddeden bağımsız olan tüm boyutların üzerindeki bir güç tarafından yaratıldığı anlamına geliyordu. Aynı zamanda "maddenin sonsuzdan gelip sonsuza gittiğini" iddia eden materyalist felsefe kökünden çürütülmüş oluyordu. Özellikle materyalist bilim adamları bu teoriyi kabul etmek istemedi. Fakat "Big Bang" gerçeğini görmezlikten gelmek çok zordu. Ünlü astronom Edwin Hubble 1929 yılında yaptığı gözlemler sonucunda evrenin devamlı genişlemekte olduğunu ispatladı, bu ispat Big Bang teorisi için çok büyük bir kanıttı. Hubble'ın bu buluşu teorinin büyük bir bilim kesimi tarafından kabul görmesini sağladı, teoriyi kabullenmek istemeyen ve genişleyen evren modeline uygun değişik teoriler oluşturmaya çalışan bir kaç bilim adamı ise ancak1989 yılındaki "Big Bang" teorisinin kesin zaferine kadar dayanabildiler. Teorik hesaplamalara göre büyük patlamadan arda kalması gereken radyasyonu araştırmak üzere NASA tarafından 1989 yılında fırlatılan CUBE uydusu bu radyasyonu fırlatılışından sekiz dakika sonra belirleyerek "Big Bang" teorisini kesin olarak kanıtladı. Bu kanıttan sonra artarda gelen diğer kanıtlar teoriyi desteklemeğe devam etti. Evrendeki enerjinin bilinen kısmının büyük bölümü yıldızlarda, Hirojenin (H), füzyon sayesinde Helyuma (He) dönüşmesi ile oluşmaktadır. Bu enerji dönüşümü evrenin başlangıcından bu yana devam eden bir süreçtir. Eğer evren sonsuzdan beri var olsaydı hidrojenin tümünün helyuma dönüşmüş olması gerekirdi. Fakat şu an evrende var olan hidrojen, helyum oranı teorik hesaplamalara göre "Big Bang" 'den bu yana olması gerektiği gibidir. Bu ve benzeri bir çok delil "Big Bang" teorisinin güçlenerek ilerlemesini sağlamaktadır.

Angut nedir Angut ne demektir ?

Herkesin (haksız bir şekilde) kullandığı bir ifadedir "Angut".
Birisi bir salaklık yapınca, bi laftan anlamayınca, böle boş boş
bakınca hemen "Angut'musun" der günümüzün insanı.. .

Angut'un aslında bir kuş olduğunu bilmeyen bir ton "Angut!" var ülkemizde.. Angut kuşu'nun eşi öldüğü zaman (yanına o anda başka bir
yırtıcı hayvan veya bir insan gelse dahi) gözlerini bir dakika bile
eşinin ölüsünün üstünden ayırmadan o da ölene kadar onun baş ucunda
bekler...

İşte bu canlının yaptığı en büyük"Angut"luk budur.. Ayrıca bu olay
bütün Angut kuşları için geçerlidir, arada bir görülen birşey
değildir.. Çok ürkek bir hayvan olmalarına rağmen eşinin ölüsünün başında bekleyen Angut kuşuna elini uzatsanız dahi oradan kaçmaz..

Ampulün icadı ve tarihsel gelişimi

Elektrik (Akkor) lambası: Elektrikle ısındığı zaman ışıkveren filaman telli ve camla çevrili lamba. Akkor ve flöresan lamba iki önemliışık kaynağıdır. Günümüzde kullanılan akkor lamba tungsten filamanlı olup,elektrik akımıyla 2600°C’ye kadar ısınır. Tungsten filaman 3382°C gibi çok yüksek birerime noktasına sahib olduğu için, saatlerce erimeden ve kırılmadan ışıkvermeye devam eder. Filamanın bulunduğu cam kısmın içi boşaltılmış veazot-argon karışımı bir gaz doldurulmuştur. Bu karışım filamanla kimyasalreaksiyona girmez ve basıncı ile lamba ışık verirken filamanın buharlaşmasınıönler. Buharlaşmanın meydana gelmesi lambanın iç kısmının siyahlanmasına vemuhtemelen lambanın ömrünün sona ermesine sebeb olur. Akkor lambaların ortalamaömrü 1000 saattir.
Tarihçesi: 1802’de
Humphry Davy,elektrik akımını platin telden geçirerek onu akkor haline getirdi. Ancak bununışıklandırmadaki imkanlarını araştırmadı. Bu imkanı açık olarak fark eden ilkaraştırmacı J.W. Starr sayılabilir. Starr’ın lambalarının birinde elektrikleısıtılan karbon çubuk vakum cam tüp içindeydi. Starr, 1846’da 25 yaşında öldü.1848-1860 yılları arasında da Swan, flaman olarak karbonize edilmiş bir kağıtşerit kullandı. Kullanılan lamba havası boşaltılmış camdan mamul bir ampuldü.İletken teller lambanın boynundan çıkarken aralarındaki kauçuk malzemeyle izole(yalıtılmış) oluyordu. Swan bu zaman peryodunda da pratik bir lambayapamamıştı.

Ev ve işyerlerinde kullanılan lambaların yapımı Edisonve Swan’la gerçekleşecekti. Edison çalışmalarına 1877’de başladı. Swan da 17yıl sonra bu işe tekrar döndü. Edison flaman olarak birçok malzeme kullandı vesonunda 21 Ekim 1879’da yaklaşık iki gün aydınlatma yapabilen karbonize edilmişpamuk flamanlı lambayı geliştirdi. Ancak patenti 1882’de Swan aldı. 1883’te deEdison ve Swan elektrikle aydınlatma şirketi kurdu.

Bu tür lambalar 1904’e kadar kullanıldı. Bu tarihte Avusturyalı

Thomas Alva Edison (11 Şubat 1847 – 18 Ekim 1931)20.yüzyıl yaşamını icatlarıyla büyük bir şekilde etkileyen Amerikalı mucit veiş adamıdır. Bazı icatları tamamen orjinal olmamakla birlikte, eski icatlarıngeliştirilmesi veya yönetimi altında çalışan yüzlerce çalışana aittir. YinedeEdison elinde bulundurduğu kendi adını taşıyan 1,097 Amerikan patentiyletarihteki en önemli ve en verimli mucitlerden biri olarak nitelendirilir.Patentlerinin çoğu Amerikan'nın haricinde Almanya, Fransa ve İAlexander Just ile Franz HanamanTungsten telin kullanıldığı lambayı geliştirdiler. 1907’de ABD’deüretim başladı. 1908’de de haddeden geçirilmiş tungsten elde edildi. Böylecebugünkü lambalar üretilmeye başlandı.

Ark lambası: İki iletken arasında elektrik arkı meydana getirilmesi suretiyleçalışan lamba çeşididir. İletken olarak genellikle karbon çubuklar kullanılır.Işık kaynağı elektrik arkı ile karbonçubukların ısınan uçlarıdır. Çok parlak ışığa ihtiyaç duyulan yerlerde, meselafilm projektörlerinde ve ışıldaklarda ark lambasından faydalanılır. Ark lambasıterimi genellikle, aralarında bir hava boşluğu bulunan yavan karbonelektrotlardan meydana gelen lambalar için kullanılır. Halbuki floresan lambatüründen olan lambalar da gaz ortamlı tüplerde meydana getirilen elektrikarkıyla ışık verirler. Bazı morötesi lambalar da ark lambası sınıfındandır.

Selçuklular'da Devlet Teşkilatı, Kültür Ve İmar Faaliyetleri

Tarih boyunca pek çok devlet kurmuş bulunan Türkler'de egemenlik anlayışının, eski devletlerinkinden (Çin, İran, İslâm) ayrı ve dikkate değer bir özellik gösterdiği muhakkakdır. Eski Türk anlayışına göre, devlet ve ülke, onu idare eden hükümdar soyunun ortak malıdır. Büyük Selçuklular'da da daha ilk hükümdarlar zamanında devlet teşkilâtı çok düzenli ve mükemmel bir şekle konulmuştu. Bunda Türk boy-beylerinde kuvvetle yaşayan eski egemenlik anlayışı ile devlet teşkilâtı geleneklerinin büyük rolü olduğunda şüphe yoktur.

Selçuklular'da da devletin yegâne temsilcisi "sultan"dır. O egemenlik ve idare yetkisinin, ülkenin ve üzerindeki insan topluluğunun tek sahibidir. Ancak hükümdarda bulunan bu egemenlik ve idârî hususlar, tabiatıyla bizzat kullanılamayacağı için, belirli müesseselere vekâleten veriliyordu. Nitekim "Büyük Divân" tarafından devlet ve hükümet işlerinin yürütülmesi için alınan kararlar Selçuklu Sultanı adına alınırdı. Töre ve yasaya aykırı olmamak şartıyla hükümdar her hususta mutlak hâkimdi. Ancak hükümdar hiçbir zaman mukaddes ve sorumsuz değildi. Hükümdarlık kalıtsal olup, veliahdlık müessesesi vardı.

Türkiye, Kirmân ve Suriye Selçukluları ile Atabeglikler devlet teşkilâtı da mâhiyet itibarıyla Büyük Selçuklular'ın aynı idi. Kirmân ve Suriye Selçukluları'nda devlet idaresinin en üst kademesinde "melik" bulunuyor ve bütün güçler kendi idaresi altında toplanıyordu. Atabegliklerde ise en üst kademede "atabeg" bulunuyordu. Hükümdarın başlıca egemenlik işaretleri ise; ünvân ve lakabları, hutbe, sikke, taht, tâc, çetr, tırâz, bayrak, nevbet(günde beş defa), tevkî' ve Tuğra, gaşiye ve saltanat çadırı gibi unsurlardan oluşmaktadır.

Selçuklu Devleti, en üst kademesinde bütün devletin başı olan hükümdar'ın bulunduğu,
a) Saray teşkilâtı
b) Hükümet teşkilâtı
c) Ordu teşkilâtı
d) İlmiye teşkilâtı unsurlarından meydana gelmiştir.

Saray teşkilâtı mensubları doğrudan doğruya Sultan'ın şahsına bağlı olarak görev
Daha önce mevcut müesseselerin devamlılığı bakımından Selçuklu saraylarında da bazı âdet, gelenek ve merâsimlerin bulunduğunu görüyoruz. Nitekim; cülûs, veliahd tayini, sarayda rehin bulundurma, elçi görüşmeleri, fetih-nâme ve tebrik-nâme gönderme, karşılama ve uğurlama merâsimleri ve mâtem merâsimleri de Selçuklu sarayında varlığını sürdüyordu.

a. Toprak: Selçuklular'da mülkiyeti devlete âit olan mîrî toprakları dört bölümde değerlendirmek gerekiyor:

1) Has arâzi: Selçuklular'da vergileri hükümdara tahsis edilen arâzidir. Selçuklu sultanları; hâs arâziyle birlikte, husûsi mülkiyet halinde olmıyan arâzilere de istediği gibi sahib çıkabilirdi. Söz gelişi bundan iktâda bulunurdu. Ancak hâs arâziyi özellikle kendisi için muhafaza eder ve akrabasına ihsanda bulunurdu.

2) İktâ' sistemi: Bu sistem, belirli yerlere âit devlet gelirlerinin, hizmet ve maaşlarına karşılık olarak kumandan, asker ve sivil ileri gelenlere terk ve tahsis edilmesi idi. Emîrler ve devlet adamlarına aît iktâlar görevde bulundukları sürede geçerli olup bunlardan her hangi birisi görevden azledilirse iktâı da elinden alınırdı. Hükümdar değiştiği zaman, bütün iktâların berâtları da değişirdi. İktâ sâhibleri muayyen olarak kendisine tahsis edilen gelirden fazlasını alamazdı.

3) Mülk(husûsî) arâzi: Bu tip arâzi sâhibi, mülkü üzerinde tam bir tasarruf hakkına sâhibdi. Bu toprak elinden alınamazdı, araziyi isterse çocuklarına mirâs bırakır, isterse satar, hibe eder veya vakf ederdi.

4) Vakıf arâzi: Mirî veya mülk arazî gelirlerinin ilmî veya sosyal müesseselerin masraflarına karşılık olarak tahsis edilen arâzidir. Bu vakıf arâzinin gelirleri vakfın şartlarına göre, câmilerin, medreselerin, hastahanelerin ve bu gibi halka yararlı gâyeler için kurulmuş olan binaların devamlılığını sağlamak ve buralarda çalışanların ihtiyaçlarını karşılamak üzere kullanılırdı.

Selçuklu Devletleri'nde siyasî ve askerî yönden hâkimiyeti ellerinde tutan Türkler sosyal hayatta da üstün durumda idiler. Saray teşkilâtı kadroları ile askerî sınıf mensupları Türkler'den oluşmaktaydı. Hükümet teşkilâtında İranlılar hâkim olup, devlet memuriyetleri umumiyetle irsî idi.

Şehirlerde büyük nufûz sâhibi aileler vardı. Aydın zümreyi din adamları ve tarikat şeyhleri temsil etmekte olup, bunlar halk üzerinde nufûz sahibi idiler. Bu zümreye âlimler ve tabibleri de dahil edebiliriz. Tüccârlar, sanatkârlar ve küçük zanaat erbabı şehir ve kasabalarda yaşamaktadırlar. Çeşitli esnaf ve zanaat erbabı ayrı ayrı loncalar meydana getirmişlerdi.

Büyük şehirlerdeki ayak takımı da "ayyâr" veya "evbaş" denilen grupları oluşturmaktaydılar. Köylerde ise dihkanlar, toprak sâhibleri ve köylüler yaşamakta ve ziraatla meşgul olmaktaydılar. Nihayet dilenciler ve divâneler cemiyetin öteki tabakalarını teşkil etmekteydiler.

Türkiye Selçukluları'nda "Halk", şehir ve köylerde yaşayanlar olmak üzere iki grubda mütalaa edilmektedir. Şehirlerde Anadolu nüfusunu meydana getiren çeşitli topluluklar oturuyordu. Nitekim şehir topluluğu;

1- Hükümet mensupları (memurlar),
2- A'yan,
3- İlim erbâbı,

4- Fütüvvet=âhilik teşkilâtı gibi dört kademeden oluşmaktaydı. Bunlardan fütüvvet teşkilâtı, esnafın kendi aralarında birleşerek kurdukları dinî-iktisâdî bir tarikat olup, çeşitli zanaat şubeleri, söz gelişi; kuyumcular, fırıncılar, ayakkabıcılar, dericiler ve diğerleri birer esnaf loncalarına sahibdiler. Şehir halkı olarak belirttiğimiz sosyal gruplar içinde ise, âyan denilen ileri gelenler ile, hükümet nezdinde halkı temsil eden "igdişler" ve muhtemelen tüccârlar da yeralmakta idi.

Etnik bakımdan Türkmen menşe'li olan Türk köylüsü "göçebe" olup hayvancılık ile uğraşmakta, yerleşik olanlar ise ziraatçi idiler. Köy topluluğu aşiret teşkilâtını muhafaza ediyorsa, başlarında idareci olarak "bey" bulunmakta idi. Yerleşik ziraatçi köylülerin başında ise bir köy kethüdâsı (dihkan) vardı. Türkler'in Anadolu'ya yerleştikleri ilk devirlerde hıristiyan çiftciler himâye edilmiş, hattâ işgâl edilen öteki bölgelerden yerli çiftciler hükümdarlar tarafından kendi bölgelerine naklettirilmişlerdi.

Anadolu Selçukluları Anadolu'da yaşayan gayr-i müslim topluluklara, müslümân halka kesin bir zarar vermedikleri sürece, bütün geleneklerine karşı hoşgörü ile davranmışlardı. Rum olmayan hristiyanlar artık Bizans kilisesinin sıkıcı başkısından kurtulmaları sebebiyle, genellikle, Türkler'in hâkimiyeti altında yaşamaktan memnundular. Nitekim bu topluluklara mensup Süryanî Mikhail gibi din adamı ve tarihçiler Selçuklu sultanlarının hoşgörülerinden övgü ile söz etmişlerdi.